Yarım bıraktığımız kitaplar bazen rafta sessizce bekler. Aralarındaki ayraç, okumaya nerede ara verdiğimizi hatırlatır. Bir kitabı büyük bir hevesle açarız; sonra günler geçer, başka bir kitaba başlarız ve ilkine dönmeyiz. Kapağa her baktığımızda aklımızdan aynı düşünce geçer: Bir gün mutlaka bitireceğim.
Peki her kitabı son sayfasına kadar okumak zorunda mıyız? Yarım bırakmak gerçekten bir başarısızlık mı, yoksa okur olarak ne istediğimizi fark etmenin bir yolu mu? Bu sorunun tek bir cevabı yok. Çünkü bazen kitap bize hitap etmez, bazen de hayatımız o kitaba yer açmaz.
Yarım bıraktığımız kitaplar bize ne anlatır?
Bir kitabı bitiremediğimizde önce kendimizi suçlarız. Dikkatimizi toplayamadığımızı, yeterince sabırlı olmadığımızı veya okuma alışkanlığımızı kaybettiğimizi düşünürüz. Oysa her yarım kitabın arkasında aynı neden yoktur. Bir romanın temposu bize ağır gelirken başka bir kitapta konuya duyduğumuz merakı kaybedebiliriz.
Üstelik bir kitabın ünü, onunla mutlaka bağ kuracağımız anlamına gelmez. Başkalarının hayranlıkla anlattığı karakter bize uzak gelebilir. Çok sevdiğimiz bir yazarın yeni kitabı da beklentimizi karşılamayabilir. Okuma deneyimi, kitabın özellikleriyle o anki ilgilerimizin buluşmasına bağlıdır.
Bu yüzden yarım bıraktığımız kitaplar yalnızca eksik bir okuma listesi oluşturmaz. Bazen hangi anlatım biçimlerinden hoşlandığımızı, hangi konulara ilgi duyduğumuzu ve neyi sırf başkaları önerdi diye seçtiğimizi gösterir.
Doğru kitap, yanlış zaman
Bazı kitaplar dikkatimizi uzun süre tek bir yerde tutmamızı ister. Yoğun bir iş gününden sonra karmaşık bir anlatıya girmekte zorlanabiliriz. Her sayfada yeni bir karakterle tanışırken aklımız ertesi günün işlerinde kalıyorsa hikâyenin içine girmemiz güçleşir.
Ancak birkaç ay sonra aynı kitabı açtığımızda bambaşka bir deneyim yaşayabiliriz. Bu kez cümlelerin ritmini sever, daha önce ilgimizi çekmeyen ayrıntıları fark ederiz. Kitap aynı kalır; biz ise farklı bir ruh hâliyle okuruz.
Dolayısıyla bir kitabı şimdilik kenara koymak, ona sonsuza kadar veda etmek değildir. Bazen okumaya ara vermek yeterlidir. Önemli olan, kitabı gerçekten istemediğimiz için mi yoksa o dönemde hiçbir şeye odaklanamadığımız için mi bıraktığımızı ayırt etmektir. Bu ayrım, okuma alışkanlığımızı anlamamıza da yardımcı olur.
Hikâye kadar anlatım da önemli
Bir kitabın konusu ilgimizi çekse bile anlatımıyla bağ kuramayabiliriz. Uzun betimlemeler, sık değişen zaman çizgisi veya mesafeli bir anlatıcı okumayı zorlaştırabilir. Başka bir okur ise tam da bu özellikler yüzünden aynı kitabı sevebilir.
Burada yalnızca olayların ne kadar hızlı ilerlediğine bakmak yetmez. kitabın dili de okuma isteğimizi etkiler. Bazı cümlelerde durup düşünmek isteriz; bazılarında ise anlatıcının sesine bir türlü alışamayız. Bu fark, kitabın değerinden çok bizim onunla kurduğumuz ilişkiyi anlatır.
Yine de ilk birkaç sayfadaki yabancılık ile kalıcı bir isteksizlik arasında fark vardır. Yeni bir anlatım biçimiyle karşılaştığımızda kısa bir alışma süresi isteyebiliriz. Kendimize biraz zaman tanımak, kitabın sesini duymamızı sağlar. Fakat bu süreyi katı bir sayfa kuralına çevirmek zorunda değiliz.
Bitirme zorunluluğu okumayı bir göreve çevirebilir
Bir kitaba para ve zaman ayırdığımız için onu mutlaka bitirmemiz gerektiğini düşünebiliriz. Rafımızda bekleyen kitaplar çoğaldıkça bu duygu daha da güçlenir. Sonunda okumak istediğimiz kitabı seçmek yerine, bitirmek zorunda hissettiğimiz kitabı açarız.
Elbette emek isteyen her kitaptan hemen vazgeçmek iyi bir alışkanlık sayılmaz. Bazen zor bir bölümün ardından anlatı açılır ve sabrımızın karşılığını buluruz. Ancak yalnızca başladığımız için devam etmek de tek seçenek değildir. Okuma isteğimizi sürekli baskı altında tutarsak kitapla geçirdiğimiz zaman keyiften çok bir borcu ödeme çabasına dönüşür.
Üstelik okurluğu yalnızca bitirdiğimiz kitapların sayısıyla ölçemeyiz. Tek bir bölüm bize yeni bir soru verebilir. Kısa bir cümle günlerce aklımızda kalabilir. unutamadığımız kitaplar üzerine düşündüğümüzde, çoğu zaman sayfa sayısından önce bıraktıkları duyguyu hatırlarız.
Bir kitabı bırakmadan önce kendimize soralım
Kararı suçlulukla vermek yerine, okumayı neden sürdürmek istemediğimize bakabiliriz. Şu sorular küçük bir başlangıç sunar:
- Kitap mı zor geliyor, zaman mı uygun değil? Başka bir saatte birkaç sayfa okuyunca deneyimim değişiyor mu?
- Merakım hâlâ var mı? Hikâyede, düşüncede veya anlatımda beni çağıran bir şey buluyor muyum?
- Neden devam etmek istiyorum? Kitabı sevdiğim için mi, yoksa yalnızca bitirmiş olmak için mi?
- Ara vermek işe yarar mı? Şimdi başka bir şey okuyup bu kitaba sonra dönmek istiyor muyum?
İstersek ayraca kısa bir not ekleyebiliriz: Nerede kaldım, neden ara verdim, hangi soruyu merak ediyordum? Böylece yeniden başladığımızda kitabın dünyasına daha kolay döneriz. Dönmek istemiyorsak da bunu kendimize açıklamak için uzun bir savunma hazırlamamız gerekmez.
Rafta kalan her kitap bir yenilgi değil
Yarım bıraktığımız kitaplar bazen bir dönemin izini taşır. Kimi bizi yanlış zamanda bulur, kimi beklentimizden farklı çıkar. Bazısına yıllar sonra döneriz; bazılarını ise başka bir okura veririz. Her kitabın hayatımızdaki yeri aynı olmak zorunda değildir.
Okumayı bir yarış gibi görmediğimizde seçimlerimizle daha rahat ilişki kurarız. Bir kitabı bırakmak, bütün kitaplardan vazgeçmek anlamına gelmez. Belki de o gün bize daha çok seslenen bir hikâyeye yer açar.
Sizin yarım bırakıp sonradan severek bitirdiğiniz bir kitap var mı? Ya da hâlâ rafta dönmenizi bekleyen bir kitap? Düşüncelerinizi yorumlarda paylaşabilirsiniz.

